Bitmeyen Kitap

Günaydın. İnsan ne yaparsa yapsın hiçbir şeyi değiştiremiyorsa, sorunu dünyada aramamalı. Belki de, eski gözlerini değiştirmenin vakti. Kim bilir? Proust, “Gerçek keşif, yeni topraklar bulmakla değil, yeni gözlerle bakmakla ilgilidir.” der. Bu sabah, şu yaşamak eylemini yeniden keşfedeceğimiz bir güne gebe sevgili okur. Tıpkı her sabah gibi!.. Var olun.
 

Céleste Albaret – Monsieur Proust

Çevirmen: Sibel Pekin, Düz Yazı Yayınevi, s.414-417

 

   Bir defasında bana kayıp zamandan bahsederken, ona annemin bir cümlesini söylemiştim:
   “Efendim, annem zamanla ilgili sık sık şöyle derdi: ‘Onu kim oluşturuyorsa, satmadığı aşikâr.’”
   Tekrar etmemi istedi.
   “Ne kadar güzel Céleste! Ne harika! Kitabıma bunu da koyacağım.”
   Nitekim koydu da.
   Fakat yine de hayatının daimi konusu; isteğinin sonuna ulaşamama korkusu olarak kalmıştı.
   “Céleste’ciğim, çok bitkinim, daha fazla dayanamıyorum, lâkin devam etmeliyim… Sonunu getiremezsem bütün ömrümü bir hiç uğruna harcamış olacağım!”
   Kaç kez bu cümleyi duydum, kaç kez “Zaman, üzerimde baskı yapıyor!” dediğini hatırlarım…
   Ve bir gün şöyle söyledi:
   “Céleste, bitiremiyorum, ölüm beni izliyor. Beni takip ediyor.”
   Safça kendimi şaka yapmaya zorlayarak şöyle cevap verdim:
   “Peki efendim, uzatmak yerine niçin bitimiyorsunuz?”
   Acı içinde olduğu zamanlarda dahi yüzünde beliren anlayışlı ve sabırlı bakışlarıyla bana baktı:
   “Ah Céleste, sahiden öyle kolay mı sanıyorsunuz? Yapamam. ‘Son’ sözcüğünü yazmak, düşündüğünüz kadar kolay değil.”
   “Yine de efendim, sürekli ölümünüz üzerine konuşmamız için bu bir sebep değil.”
   “Öyle Céleste, çünkü öleceğim.”
   “Kesinlikle hayır efendim. Size hep söylüyorum; benden daha uzun yaşayacaksınız.”
   “Ve ben de size hep hayır diyorum Céleste. Gözlerimi kapatacak olan kişi sizsiniz. Ve beni iyi dinleyin, bunu anlamanız lazım… İnsanlar, ölümleri hakkında konuşurken onları dikkatle dinlemeyi öğrenmelisiniz. İçimizde taşıdığımız ölümü, yaklaştığında hissederiz… Ve ben, herkesten farklı bir hayata sahip olduğum için daha fazla hissediyorum. Hiç normal olmayan bir hayat sürüyorum; havasız, yemeksiz… Çocukluğumdan beri astım krizleri hiç şüphesiz sağlığımı mahvetti. Size kim bilir kaç kez söyledim; bronşlarım yanık lastik gibiler, kalbim artık yıllardır içimdeki noksan havayı bulmaya çabalamaktan bitâp düştü, nefes alamıyor. Çok ama çok yaşlı bir adamım Céleste… Zavallı kalbim bronşlarım kadar yaşlı. Daha uzun yaşamayacağım.
   “Böyle konuşmayın efendim, doğru değil.”
   “Doğru Céleste, doğru. Ve bu yüzden artık bitirmek istiyorum.”

   (…)
   Neşeli ve tamamen yenilenmiş hâldeydi, şaka yapmış bir çocuk gibi coşkundu.
   “Pekâlâ, Céleste, o hâlde söylüyorum. Harika bir haber. Bu gece, ‘son’ sözcüğünü yazdım!”
   Her zamanki gülüşüyle ve o ışıl ışıl bakışlarıyla şöyle ekledi:
   “Artık ölebilirim

http://sendy.folxdigital.com/w/h46WDBOalkfPy3cbW0OlbQ/4z9BFECO4kDGwrSOTP1Y1A/HmUW9LdaMsSeRWMAIZNk4Q

EYLÜL DE GEL…

BELKİ BENİM KAĞIT PARAM Bİ ŞEKİLDE DÖNE DOLAŞA SENİN CEBİNE GİRMİŞTİR….

Bu Eylül hep hüzün getirir bana nedense.. Zaten melankolik bir insanım, iyice duygusallığın dibine vuruyorum sonbahar geldikçe. Bu yaşıma kadar kabul etmezdim duygusal bir insan olduğumu ama şimdi şimdi kendime dışardan bakmaya başlayınca gördüm ki sınır tanımaz bir duygusallığa sahibim. Bir defa kesinlikle haber izleyemiyorum, bir yerlerde bir kaza mı olmuş, biri evladını mı kaybetmiş, biri annesini-babasını, bir küçük kediye insan kılığına girmiş bir mahlukat işkence mi yapmış, saçmasapan bir filmde saçma sapan duygusal bir sahnede, sokakta karnı içine çökmüş bir hayvancağız gördüğümde, kuş ölüsü gördüğümde, eşiyle kavga eden arkadaşımı dinlediğimde o ağlarken ben de.. kısacası ağlamak için o kadar çok bahane buluyorum ki kendime.. Hemen hemen her gün ağladığımı fark ettim 😮  Bu ne kadar normal olabilir ki? Çok normal olduğumu iddia etmiyorum ama bu gibi her olayda kalbim hep çok acımak zorunda mı. Herkesin kalbi bu kadar acıyor mudur? Eskiden bu kalp ağrısını anlatmak için birinin kalbimi avucunun içine alıp sımsıkı sıkması tabirini kullanırdım, şimdi almış biri yüreğimi iki eliyle birden sıkıyor, olacak iş mi yahuu 🙂 Hep bu yüzden şöyle düşündüm, sen fazla yaşamazsın dedim kendi kendime, o kadar basit şeylere dahi o kadar acı çekiyorsun ki, üzüldükçe üzülüyorsun, herhalde Rabbin en önce seni alacak yanına.. Elbet en doğrusunu Rabbim bilir…

 

 

11 KELİME

İçimde bir sıkıntıdır gidiyor. Ne zaman kalemle olan muhabbetimi arttırsam böyle olurum ben zaten, oysa bir zamanlar psikiyatristim ‘YAZ’ demişti bana. Kimseye anlatamadıklarını yaz, yazmanın iyileştirici bir gücü vardır ve senin yazman lazım. Belki de benim üzerimde yazmak o kadar iyileştirici olmuyor diye düşünmeye başladım son zamanlarda. Bu aralar Risale-i Nurları okumaya başladım bir de ‘Mustafa Ulusoy’un – Aynalar Koridorunda Aşk kitabını okuyorum. Kitabı okurken yazarını merak ettim, kolay kolay kitap beğenmem ben, hele ki bir yazarı ilk kez okuyorsam, ama bu kitabı beğendim, kitapta kendimden bir şeyler bulduğum içindir belkide.. Yazar Mustafa Ulusoy Zaman gazetesinde de yazıyormuş, eski yazılarını okurken ‘On bir kelime’ başıklı köşe yazısı dikkatimi çekti, okudum. Bu vesileyle daha önce de bir kez okuduğum 20.Mektubu tekrar okuma ihtiyacı duydum. O zaman da ilaç gibi gelmişti şimdi de aynı etkiyi yaptı. Ve dedim ki iyileşene kadar her sabah 20.mektubu okuyacaksın! Çünkü bu aralar ona ihtiyacın var. Belki benim gibi olanlara da iyi gelir diye paylaşmak istedim. Uzun bu ya demeyin, önyargılı olmayın, sadece okuyun…

BİRİNCİ KELİME

 لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ da şöyle bir müjde var ki:

Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a’dânın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, bütün hâcâtını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a’dâsınınşerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mâbudunu veHâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, mâliki kim olduğunu irâe eder. Ve oirâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.

İKİNCİ KELİME

وَحْدَهُ  Şu kelimede şifalı, saadetli bir müjde vardır. Şöyle ki:

Kâinatın ekser envâıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeşiçinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan,وَحْدَهُ  kelimesinde birmelce, bir halâskâr bulur ki, onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani,  وَحْدَهُmânen der:

Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı 

Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.

ÜÇÜNCÜ KELİME

 لاٰشَرِيكَ لَهُ Yani, nasıl ki ulûhiyetinde ve saltanatında şeriki yoktur; Allah bir olur, müteaddit olamaz. Öyle de, rububiyetinde ve icraatında ve icâdâtında dahişeriki yoktur.

Bazan olur ki, sultan bir olur, saltanatında şeriki olmaz; fakat icraatında, onun memurları onun şeriki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mâni olurlar, “Bize de müracaat et” derler. Fakat Ezel-Ebed Sultanı olan Cenâb-ı Hak, saltanatında şeriki olmadığı gibi, icraat-ı rububiyetinde dahi muinlere, şeriklere muhtaç değildir. Emir ve iradesi, havl ve kuvveti olmazsa, hiçbir şey hiçbir şeye müdahale edemez. Doğrudan doğruya herkes Ona müracaat edebilir. Şeriki vemuini olmadığından, o müracaatçı adama “Yasaktır, Onun huzuruna giremezsin” denilmez.

İşte, şu kelime ruh-u beşer için şöyle bir müjde verir ki:

İmanı elde eden ruh-u beşer, mânisiz, müdahalesiz, hâilsiz, mümanaatsız, her halinde, her arzusunda, her anda, her yerde o ezel ve ebed ve hazâin-i rahmetmâliki ve defâin-i saadet sahibi olan Cemîl-i Zülcelâl, Kadîr-i Zülkemâlin huzuruna girip hâcâtını arz edebilir. Ve rahmetini bulup kudretine istinad ederek kemâl-i ferah ve süruru kazanabilir.

DÖRDÜNCÜ KELİME

 لَهُ الْمُلْكُYani, mülk umumen Onundur. Sen, hem Onun mülküsün, hemmemlûküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor:

Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp levazımatını 

yerine getiremezsin. Öyle ise, beyhude ıztıraba düşüp azap çekme. Mülkbaşkasınındır. O Mâlik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinad et; rahmetiniittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.

Hem der ki: Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessirolduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hemRahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman,İbrahim Hakkı gibi “Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler” de, pencerelerden seyret, içlerine girme.

BEŞİNCİ KELİME

لَهُ الْحَمْدُ Yani, hamd ve senâ, medih ve minnet Ona mahsustur, Ona lâyıktır. Demek nimetler Onundur ve Onun hazinesinden çıkar. Hazine ise daimîdir. İşte şu kelime şöyle müjde verip diyor ki:

Ey insan! Nimetin zevâlinden elem çekme. Çünkü rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp o elemden feryad etme. Çünkü o nimet meyvesi, birrahmet-i bînihayenin semeresidir. Ağacı bâki ise, meyve gitse de yerine gelen var. Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifatrahmetihamd ile düşünüp, lezzeti, birden yüz derece yapabilirsin. Nasıl ki, bir padişah-ı zîşânın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde, yüz, belki bin elmanın lezzetininfevkinde, bir iltifat-ı şahane lezzetini sana ihsas ve ihsan eder. Öyle de, لَهُ الْحَمْدُkelimesiyle, yani hamd ve şükürle, yani nimetten in’âmı hissetmekle, yani Mün’imi tanımakla ve in’âmı düşünmekle, yani Onun rahmetinin iltifatını ve şefkatininteveccühünü ve in’âmının devamını düşünmekle, nimetten bin derece daha leziz, mânevî bir lezzet kapısını sana açar.

ALTINCI KELİME

 يُحْيِىYani, hayatı veren Odur. Ve hayatı rızıkla idame eden de Odur. Velevazımat-ı hayatı da ihzar eden yine Odur. Ve hayatın âli gayeleri Ona aittir ve mühim neticeleri Ona bakar; yüzde doksan dokuz meyvesi Onundur. İşte şu kelime, şöyle fâni ve âciz beşere nidâ eder, müjde verir ve der:

Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenâsını düşünüp hüzne düşme. Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki, o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-ı Kayyûma aittir. Masarıf ve levazımatını O tedarik eder. Ve o hayatın pek kesretligayeleri ve neticeleri var ve Ona aittir. Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefinesi ne kadar kıymettar olduğunu ve ne kadar güzel faideler verdiğini ve o sefine sahibi Zâtın ne kadar Kerîm ve Rahîmolduğunu düşün, mesrur ol ve şükret. Ve anla ki, vazifeni istikametle yaptığın vakit, o sefinenin verdiği bütün netâic, bir cihetle senin defter-i a’mâline geçer, sana birhayat-ı bâkiyeyi temin eder, seni ebedî ihyâ eder.

YEDİNCİ KELİME

وَيُمِيتُ Yani, mevti veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fânidünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve inse bağırır, der ki:

Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil,firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır.

Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuzahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.

SEKİZİNCİ KELİME

وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ Yani, bütün kâinatın mevcudatında görünen ve vesile-i muhabbet olan kemâl ve hüsün ve ihsanın hadsiz bir derece fevkinde bir cemâl vekemâl ve ihsanın sahibi ve bütün mahbuplara bedel, birtek cilve-i cemâli kâfi gelen bir Mâbud-u Lemyezel, bir Mahbub-u Lâyezâlin ezelî ve ebedî bir hayat-ı daimesi var ki, şaibe-i zevâl ve fenâdan münezzeh ve avârız-ı naks ve kusurdan müberrâdır. İşte şu kelime, cin ve inse ve bütün zîşuura ve ehl-i muhabbet ve aşka ilân eder ki:

Sizlere müjde! Mahbuplarınızdan nihayetsiz firakların yaralarını tedavi edip merhem süren bir Mahbub-u Bâkîniz var. Madem O var ve bâkidir; başkaları ne olursa olsun, merak çekmeyiniz. Belki o mahbuplarda sebeb-i muhabbetiniz olanhüsün ve ihsan, fazl ve kemâl, o Mahbub-u Bâkînin cilve-i cemâl-i bâkisinden çok perdelerden geçip, gayet zayıf bir gölgenin gölgesidir. Onların zevâlleri sizleri incitmesin. Çünkü onlar bir nevi âyinelerdir. Âyinelerin değişmesi, şâşaa‑i cemâlincilvesini tazeleştirir, güzelleştirir. Madem O var, herşey var.

DOKUZUNCU KELİME

 بِيَدِهِ الْخَيْرُYani, her hayır Onun elindedir. Her yaptığınız hayrat Onun defterine geçer. Her işlediğiniz a’mâl-i saliha, yanında kaydedilir. İşte, şu kelime, cin ve insenidâ edip müjde veriyor. Diyor ki:

Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz zaman, “Eyvah, malımız harap olupsa’yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa girdik”

demeyiniz, feryad edip me’yus olmayınız. Çünkü sizin herşeyiniz muhafazaediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizicelb edip yeraltında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz.

Evet, geçen baharın defter-i a’mâlinin sahifeleri ve hidemâtının sandukçaları olan tohumları, çekirdekleri muhafaza eden ve ikinci baharda gayet şâşaalı, belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda muhafaza eden, neşreden Kadîr‑i Zülcelâl, elbette sizin de netâic-i hayatınızı öyle muhafaza ediyor ve hizmetinize pek kesretlibir surette mükâfat verecektir.

ONUNCU KELİME

 وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌYani, O Vâhiddir, Ehaddir. Herşeye kàdirdir. Hiçbir şey Ona ağır gelmez. Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar Ona kolaydır. Cenneti halketmek, bir bahar kadar Ona rahattır. Her günde, her senede, her asırda yeniden yeniye icad ettiği hadsiz masnuatı, nihayetsiz kudretine nihayetsiz lisanlarla şehadetederler.

İşte şu kelime dahi şöyle müjde eder; der ki:

Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubûdiyet boşu boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfat, bir mahall-i saadet senin için ihzar edilmiştir. Senin şu fâni dünyana bedel, bâki bir Cennet seni bekler. İbadet ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı Zülcelâlin vaadine iman veitimad et. Ona, vaadinde hulf etmek muhaldir. Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyetyoktur. İşlerine acz müdahale edemez. Senin küçük bahçeni halk ettiği gibi, Cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana vaad etmiş. Ve vaad ettiği için, elbette seni onun içine alacak.

Madem bilmüşahede görüyoruz: Her senede, yeryüzünde hayvânat ve nebâtâtın üç yüz binden ziyade envâlarını ve milletlerini kemâl-i intizam ve mizanla, 

kemâl-i sür’at ve suhuletle haşredip neşreder. Elbette böyle bir Kadîr-i Zülcelâl,vaadini yerine getirmeye muktedirdir.

Hem madem her senede, öyle bir Kadîr-i Mutlak, haşrin ve Cennetin nümunelerini binler tarzda icad ediyor. Hem madem bütün semâvî fermanlarıyla saadet‑i ebediyeyi vaad edip Cenneti müjde veriyor. Hem madem bütün icraatı veşuûnâtı hak ve hakikattir ve sıdk ve ciddiyetledir. Hem madem, âsârınınşehadetiyle, bütün kemâlât Onun nihayetsiz kemâline delâlet ve şehadet eder. Ve hiçbir cihette naks ve kusur Onda yoktur. Hem madem hulfülvaad ve hilâf ve kizbve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur. Elbette ve elbette, o Kadîr-i Zülcelâl, O Hakîm-i Zülkemâl, o Rahîm-i Zülcemâl, vaadini yerine getirecek,saadet-i ebediye kapısını açacak, Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan Cennete sizleri, ey ehl-i iman, idhal edecektir.

ON BİRİNCİ KELİME

وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ Yani, ticaret ve memuriyet için, mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihanolan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâllerine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîmlerine kavuşacaklar. Yani, bu dâr-ı fâniden gidip dâr-ı bâkide huzur-u Kibriyâya müşerref olacaklar. Yani, esbab dağdağasından vevesâitin karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb-i Rahîmlerine, makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya, herkes, kendi Hâlıkı veMâbudu ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar.

İşte, şu kelime, bütün müjdelerin fevkinde şöyle müjde eder ve der ki:

Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Sözün âhirinde denildiği gibi, dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukàbil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukàbil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Müptelâ ve meftun ve müştakolduğunuz mecazî mahbuplarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün vecemâl, Onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nevi gölgesi; ve bütün Cennet, bütün letâfetiyle, bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler veincizaplar ve câzibeler, bir lem’a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezelin, birMahbub-u Lâyezâlin daire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağırılıyorsunuz. Öyle ise, kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.

Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki:

Ey insan! Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya vekesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz. Siz fenâya değil,bekàya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakikînin tarafına gidiyorsunuz. VeSultan-ı Ezelînin payitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, vahdetdairesinde teneffüs edeceksiniz. Firaka değil, visale müteveccihsiniz.

Previous Older Entries

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

Diğer 259 takipçiye katılın

KATEGORİLER