Bana Bir Masal Anlatsana

Bir masal anlat bana

Mutlu sonla bitenlerden olsun

İçinde sevdiğim renkler olsun

‘La vie en rose’ çalan müzik kutum olsun

Uçan balonlarım olsun

Tebessümün olsun…

Sen ol içinde mesela

Ben olmasam da olur.

 

4533829679_9afc264b01

Dünyanın üstünde nice öküzler bilirim.

Necip Fazıl Kısakürek

 

Kendimi bildim bileli insanların neden kötülük yaptıklarını düşünürüm ben. Belki de iyi bir ailede büyümediğimdendir, neden insanlar kendi canları yanınca karşısındakinin canını yakmak için alabildiğine uğraşır hiç bir zaman anlamadım. Benim canımı yakanı kendi çapımda cezalandırıp onun da canını yakınca ben daha az üzülmeyeceğim ya. Sonuçta kalp zaten kırılmış, gözyaşı akıtılmış, onun da canı yansın, o da üzülsün, o da acı çeksin… Eee sonra? Sonrası yok… O da üzülüp acı çekince sen daha mı mutlu olacaksın? Olmazsın, olamazsın. Ama öyle zannediyor işte insanoğlu, kendi canını yakanın canı yanınca daha mutlu olacağını düşünüyor.

Yahu ne çok aptal var. Adeta ‘KİM DAHA MUTSUZ’u oynuyor insanlar. KİM DAHA KÖTÜ? KİM DAHA ÇOK ACI ÇEKİYOR? KİM DAHA ÇOK CAN YAKIYOR? KİM DAHA UYANIK? KİM DAHA DALAVERECİ? KİM DAHA İKİYÜZLÜ?

Ne güzel demiş M.Akif  : Ne ibrettir kızarmak bilmeyen çehren.. Bırak kardeşim tahsili, Git önce edep, haya öğren..!

Birileri anlatıyor vay efendim uyanıklık yapmış, yalancı şahitlikle, sahte evrakla devletin .. kadar parasını almış. Aslında zaten o onun HAKKIymışmış.. Mış da mış.. Öteki diyor öğrenci arkadaşımın otobüs kartını kullanıyorum ayda … kadar kardayım, güya devleti kandırıyor.. Ahhh. Keşke bilselerdi.. Keşke bilselerdi.. Bizim sakladıklarımızı da açığa vurduklarımızı da en iyi Allah bilir. O bizim yaptıklarımızı da yapacaklarımızı da, olanı da olacakları da bilir.

 

Herkes kendi acısının, derdinin reklamını yapma derdinde.. Ben bugünlerde dertlerime, üst üste gelen sıkıntılarıma içten içe seviniyorum, seviniyorum çünkü umulur ki bu sıkıntılar karşısında göstereceğim sabır günahlarıma kefaret olur.

 

وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Ve mâ hâzihil hayâtud dunyâ illâ lehvun ve laib(laibun), ve inned dârel âhırete le hiyel hayevân(hayevânu), lev kânû ya’lemûn(ya’lemûne)

Hâlbuki bu dünya hayâtı, bir eğlence ve bir oyundan başka bir şey değildir. Şübhesiz âhiret yurdu ise, elbette asıl hayat odur. Keşke bilselerdi! (Ankebut Suresi,64)

KURAN VE TEVAFUK

Beyazıt’taki 33.Kitap ve Kültür Fuarındaydım bugün, onlarca yayınevi var, yarın son günüymüş fuarın o yüzden gitmek isteyen olabilir belki diye bu yazıyı yazmak istedim. Ben çok güzel kitaplar aldım, en güzel şekilde istifade edeceğim inşaallah.

Bugün o kadar çok şey öğrendim ki, hepsini tek bir yazıda yazamayacağımdan beni en çok etkileyen bilgiyi sizlerle paylaşmak istedim.

TEVAFUK kelimesini daha önce de duymuştum, benim bildiğim anlamıyla tevafuk; güzel şeylerin birbirine denk gelmesi idi. Hani biz beklemediğimiz bir şeyle karşılaştığımız zaman tesadüf oldu deriz ya aslında tesadüf yoktur tevafuk vardır.

Kuran’daki tevafuk kavramı ise benim ilk kez bugün öğrendiğim bir şey. Öyle bir şey ki tüylerim diken diken oldu ve ilk duyduğum anda şu ayet geldi aklıma :

De ki: Andolsun, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere insü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.(İsra 88)

Tevafuk sözlük anlamıyla; iki şeyin güzel ve manalı bir şekilde birbirine denk gelmesi demektir.

Kur’an’daki tevafuk denilince, başta Allah ve Rab isimleri olmak üzerek aynı kökten gelen kelimelerinin alt alta, karşı karşıya veya sırt sırta gelerek güzel ve manidar şekilde diziler oluşturması anlaşılır.

Tüm Kur’an’da bulunan 2806 adet Allah lafzı ve 846 aded Rab lafzı ile aynı kökten gelen kelimeler bütün sayfalarda çok kesretli bir şekilde tevafuk ediyorlar. Bu meseleyi Üstad Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’daki izahlarına dayanarak açıklamaya çalışalım.

TEVAFUKLU KUR’AN’IN YAZILIŞI

Kur’an’daki tevafukları ilk olarak keşfeden, büyük İslam alimi Üstad Bediüzzaman Hazretleridir. 1930’ların ortalarına gelindiğinde Bediüzzaman Hazretleri, bir gün Hafız Osman hattı ve ölçüsü ile yazılmış kendi Kur’an’ını okurken, Allah lafızlarının alt alta geldiğini fark eder. Yaptığı inceleme sonunda bu tevafukların hemen bütün sayfalarda bulunduğunu ve Kur’an’da geçen 2806 aded Allah lafızının çoklukla birbiri üstüne denk gelerek tevafuk ettiğini görür. Yalnız, bu Mushafta tevafuktan bazı kaymalar ve bir derece intizamsızlıklar bulunduğunu da görmüş ve şöyle demiştir:

“Kardeşlerimle (Hafız Osman tarzı) üç dört ayrı ayrı nüshaları karşılaştırdık. Hepsinde tevafuk matlub olduğuna kanaatimiz geldi. Yalnız matbaa müstensihleri başka maksadları takip ettiklerinden bir derece tevafuklarda intizamsızlık düşmüş. Düzenlense pek nadir istisna ile Kur’ân’ın tamamında iki bin sekiz yüz altı 2806 Allah lafzının adedinde tevafuklar görünecektir. Ve bunda bir mucizelik ışığı parlıyor. Çünkü insan fikri bu pek geniş sahifeyi ihata edemez (kuşatamaz) ve karışamaz. Tesadüfün ise bu manalı ve hikmetli hâle eli ulaşamaz.” (Rumuzât-ı Semaniye, 63)

Daha sonra Bediüzzaman Hazretleri, bu tevafukların düzenlenip renkli yazılarak tamamen görüneceği bir Kur’an yazdırmaya karar verir. Bu niyetini, Kur’an yazısını muhafaza etmek, Allah lafzının binde bir sırrına işaret edecek bir tarzı yazmak ve dikkatleri Kuran’ın yazısına çevirmek ve Kur’an hakikatlerine ehemmiyetle baktırmak olarak açıklar. (Rumuzat-ı Semaniye, 15)

İşte tevafukların tamamen intizama sokulması ve renklendirilerek görünür hale getirilmesi arzusu ile Kur’an yazısını bilen talebelerine, Hz. Üstad bu işi şöyle emreder:

“…(Beş merkezde) Her bir müstensihe (yazana) üçer cüz’ verilip yazılacaktır. Allah lafzının tam tevafuklarına işaret koymuşum. İstisna kalanlar ise …matbaanın ve yazanların satırlarda ve âyetlerin aralarındaki intizamsızlığından ve bu tevafukları his edememesinden mevcut tevafuku bozmuşlar. Öyleler ise sıraya girmeli. Hatta mümkün ise sahifede iki veya üç sıra ile muvazene takip edilsin.” (Rumuzât-ı Semaniye, 17)

Ayrıca Hz. Üstad, tevafukların gözle görünür hale gelmesi için renkli olarak yazılmasını da emreder:

“Mushafı üç nev’ mürekkeble, Allah lafzı kırmızı sâir tevafukat başka renkli mürekkeble âyetleri siyah mürekkeble yazdırmak emelindeyim.” (Rumuzât -ı Semaniye, 16)

Hüsrev Efendi’nin Tevafuklu Kur’an’ı Yazması

Tevafuklu Kur’an’ı yazma vazifesine başlayanlardan yalnız biri bunda muvaffak olabilmiştir. O da Bediüzzaman Hazretleri’nin en yakın talebelerinden olup kendisine “Risale-i Nur’un Kahramanı” ve “Risale-i Nur’un baş kâtibi” namlarını verdiği Ahmed Hüsrev Efendi’dir. Üstad Bediüzzaman, Hüsrev Efendi’nin bu muvaffakiyetini şöyle anlatır:

“Kur’anın gözle görülen bir nevi mucizelik parıltısını, beş-altı mushafta işaretler yaptım, Kur’an yazıları mükemmel olan kardeşlerime taksim ettim. Bunların içinde Kur’an yazısında Hüsrev onlara yetişemediği halde, birden bütün o kâtiblere ve Arabî hat muallimine üstün geldi. Ve Arabî hatta en mümtaz kardeşlerimizden on derece geçti. Umumen onlar tasdik edip: “Evet bizi geçti, biz ona yetişemiyoruz” dediler.” (Kastamonu Lahikası, 109)

Ahmed Hüsrev Efendi tevafuklu Kur’an’ı yazarken karşılaştığı ilâhî yardımlardan üstadına yazdığı bir mektubda şöyle bahseder:

“Allah ve Rab lafızlarının tevafukları ile kelime tevafuklarını muhafaza etmek suretiyle bir Kur’an-ı Kerim yazılmasını emir buyurduğunuz vakit, pek büyük bir sevinçle kaleme sarılmıştım. İlk yazdığım üç cüz’ün başlangıcında, o kadar zorlukla yazı yazıyordum ki, sevincimi ümitsizlik, şevkimi usanç doldurmuştu. Esasen Arabî yazımın hiç olmaması, ümitsizlik ve usancımı artırıyordu.

Sevgili Üstadım, bu hal çok devam etmedi. İlk günlerde sabahtan akşama kadar çalıştığım halde, beş veya altı sahife yazı yazabilmek, benim için büyük bir muvaffakıyet iken, Kur’an-ı Azîm-ül Bürhan’ın yardımı imdadıma yetişti. Zorlukların yerini sürur, üzüntünün yerini sevinç kapladı. Bazı günler kalemi elimden bırakmamak için, namaz vaktinin uzamasını veyahut gurubun olmamasını temenni ediyordum. Bazen olurdu, sabahlara kadar yazı yazmak isterdim. Bazan olur, yazılması gayet güç sahifelerde, Kur’an’dan meded isterdim. Gayet kolaylıkla, o sahifeyi yazmaya muvaffak olurdum. Bazen en kolay yazılacak sahifelerde, istimdadı bırakırdım. Elimde kalem güya yazı yazmakta acizlik gösterirdi. Hattâ bazen yanlış yazarak sahifeleri değiştirdiğim olurdu.

Bu kadar yardımlar arasında, Arabî yazımın şeklinin değişmekte olduğunu gördüm. Birinci defaki yazdığım yazılarımla son yazdığım yazılarımı karşılaştırdığım vakit, böyle çapraşık bir yazı ile nasıl olur da dilâver bir pehlivan gibi ortaya atıldığımı düşünerek evvelce çok me’yus oldum. Sonra da sevincimden mesrurane şükürler ettim.

Kur’an’da mevcud tevafukatı ile beraber yazan Hâfız Ali, Hoca Sabri, Hâfız Zühdü gibi kardeşlerimin yazdıklarını gördükçe, şevkim artıyordu. Ümidin üzerinde bir ilerleme gördüm. Bu esnalardaki ilâhî yardımların bir kısmı kalbe doğuyordu. Bir kısmı da maişetimle alakalı idi. Bir kısmı da yazı yazarken vuku buluyordu. Meselâ son bir hâdiseyi arz edeceğim. Şöyle ki:

En son yazdığım Sure-i Tevbe’nin 197. sahifesinde altı Allah lafzı mevcud. Zihnimde sahifenin yazılacak şeklini hazırladım. سَيَرْحَمُهُمُ اللهُ اِنَّ اللهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ âyet-i celilesindeki iki tane Allah lafzı tevafuk harici kalmak suretiyle yazmaya başladım. Ne zaman ki فَماَ كَانَ اللهُ daki Allah lafzını yazdım. Düşündüm ki, istediğim gibi olmayacak, öyle ise üçü bir, ikisi bir tevafuk olsun dedim. Ben tevafuk edecek Allah lafzına yaklaştıkça, Allah lafızları tevafuktan uzaklaşıyorlardı. Bir türlü arzu ettiğim şekilde muvaffak olamadım. En nihayet şimdiki vaziyet vücuda geldi. Sahifeyi değiştirmek istedim. Baktım bu sahife ihtiyarımı dinlememişti.

Bunda bir maksad ve bir gaye olacağını hatırlayarak, sahifeyi yırtmadım. 198′inci sahifeyi yazdıktan sonra, dikkat ettim. 197′nci sahifede tevafuk harici bir satırdaki iki Allah lafzı 198′inci sahifede aynı satır üzerindeki iki Allah lafzı ile üst üste geldiğini ve diğerinin 199′uncu sahifede pek cüz’î bir kayma ile (belki yarım santim kadardır) diğer bir Allah lafzının üstünde olduğunu gördüm.

اَلْحَمْدُ للهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى diyerek, Cenab-ı Hakk’ın benim gibi hasta ve pek çok günah ve kusurlu bir kulunu böyle kudsî bir hizmette istihdam ettirdiğinden dolayı, nihayetsiz sürura müstağrak oldum (daldım).

Bu ilahî yardım ve muvaffakıyetler, fazilet ve şerefte her şeyin üstünde olan, susmaz ve susturulmaz bir ses, bol feyizler dağıtan bir ışık ve çok nurlu bir azametle, yirmi sekiz bin âleme imamlık eden, ders veren o Furkan-ı Ezelî’nin (Kur’an’ın) hadsiz kerametlerinden bir kerameti ve nihayetsiz mucizelerinden kıvılcım-misal küçük bir parıltısı idi.” (Barla Lahikası, 292)

Bundan sonra Ahmed Hüsrev Efendi, bir yandan bir matbaa gibi Risale-i Nur’ları kendi el yazısı ile çoğaltırken bir yandan da Tevafuklu Kur’an’ı yazmaya devam etti. Kırk yıl süren bir çalışmanın sonunda 1970’li yıllara gelindiğinde dokuzuncu Tevafuklu Kur’an nüshasında tevafuklar en mükemmel şekline kavuştu.

Bu son nüshada, bütün Allah ve Rab lafızları ve her sayfada aynı kökten gelen kelimelerin tevafukları, göze gayet hoş görünen ve ilâhî bir iradenin üzerlerindeki tecellisini gösteren latif sıralar halinde ortaya çıktılar. Bediüzzaman Hazretleri bu tevafukların insan iradesinin veya tesadüfün eseri olmadığın şöyle vurgulamıştır:

“İnsan fikri bu pek geniş sahifeyi ihata edemez ve karışamaz. Tesadüfün ise bu mâni’dar ve hikmetli vaziyete eli ulaşamaz.” (Rumuzat-ı Semaniye, 63)

Üstad Bediüzzaman, Hüsrev Efendi’nin tevafuklu Kur’an’ı yazmasından duyduğu memnuniyeti şu cümlelerle ifade etmiştir:

“Hüsrev’in kalemi, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın ve Risale-i Nur’un mucizevari kerametleri ve hârikalarıdır.” (Kastamonu Lahikası, 109)

 

LEVH-İ MAHFUZ’DAKİ KUR’AN

Hadis-i şeriflerde yedinci kat semada olduğuna işaret edilen Levh-i Mahfuz, her şeyin aslının yazılı olduğu büyük kader kitabıdır. Bu itibarla Kur’an’ın da aslı Levh-i Mahfuz’da olup ayetler bize bunu şöyle bildiriyor:

“Bil‘akis o şerefli bir Kur’ân’dır. Levh-i Mahfuz’dadır.” (Buruc, 21-22)

Kur’an’daki tevafukların insan işi olmadığını ve insan fikrinin Kur’an’ın bütün sayfalarında çoklukla bulunan bu tevafukları yapmaktan âciz kalacağını vurgulayan Üstad Bediüzzaman, Tevafuklu Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’da bulunan Kur’an’ın aslına benzediğini şöyle ifade eder:

“Yazdığımız Kur’an’ın parçalarını bir kısım ehl-i kalb (evliyalar) görmüş, Levh-i Mahfuz hattına yakın olduğunu kabul etmişler.” (29. Mektub, 3. Risale)

“Ehl-i kalb bazı kimseler demişler: Bu tarz yazı Levh-i Mahfuz’un yazısına benziyor ve ona yakındır, diye hüküm etmişler.” (Rumuzât-ı Semaniye, 136)

“Asr-ı saadetten beri böyle hârika bir surette mu’cizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olmadığı halde Risale-i Nur’un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev’e “Yaz” emir buyrulmasıyla, Levh-i Mahfuz’daki yazılan Kur’an gibi yazılması…” (11. Şua)

kuran-i-kerim kuranvetevafuk-560x260

TEVAFUKLAR KUR’AN’IN BİR MUCİZESİDİR

Âyet Berkenar Mucizesi

Kur’an’ın lafızları, manaları mucize olduğu gibi yazısında dahi mucizeleri vardır. Üstad Bediüzzaman Kur’an’ın gözlere hitab eden mucizelerinin de bulunduğunu şu ifadelerle anlatır:

“Ayrı ayrı insanlara, kırk yönden Kur’an-ı Hakîm mucizeliğini gösterir veya mucizeliğinin varlığını hissettirir. Kimseyi mahrum bırakmaz. Hattâ yalnız gözü bulunan kulaksız, kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur’anın bir nevi mucizelik alâmeti vardır.” (Mektubat, 19. Mektub, 18. İşaret)

Yazısındaki mucizelerin birincisi bütün sayfalarının ayetle başlayıp ayetle bitmesi anlamına gelen “âyet berkenar” mucizesidir. Kur’an’daki ayetlerin uzunlukları farklı farklıdır. Tek kelimelik, birkaç kelimelik ayetler olduğu gibi, yarım sayfalık hatta bir sayfalık ayetlere kadar pek çok uzunlukları vardır. Buna rağmen hiçbir sayfanın sonunda bir ayet bölünerek diğer sayfaya geçmez. Muhakkak sayfa ile beraber ayet de sona erer. Kur’an’ın ayet-berkenar denilen bu özelliği onun bir mucizesidir. Çünkü sayfa ölçüsü ancak Kur’an’dan alındığında zaman bu harikalık ortaya çıkmıştır. Kur’an’ın en kısa suresi olan İhlas Suresinin bir satırlık uzunluğu satır genişliği için, en uzun ayet olan ve bir sayfa tutan Müdayene Ayetinin (sh. 47) boyu sayfa boyu için ölçü alındığında bütün sayfalar ayetle başlayıp ayetle bitmektedir. Günümüzde Mushaflar bu ölçü ile yazılmaktadır.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri “Ayet Berkenar” denilen bu özelliğinin Hâfız Osman Efendi’nin kendi hüneri olmadığını ve kur’an’a ait bir meziyet olduğunu şöyle vurgular:

“İkinci Nükte: Kur’an-ı Hakîm’in umum sahifeleri âhirinde âyetler tamam oluyor (ayet berkenar), …bunun sırrı şudur ki: Ayetlerin en büyüğü olan “Müdayene” âyeti, sahifeler için; ve Sure-i İhlas ve Kevser, satırları için bir ölçü alındığından, Kur’an-ı Hakîm’in bu güzel meziyeti ve mucizelik alâmeti görülmektedir. Demek bu hüner Kur’anındır. Yoksa Hâfız Osman gibi zâtların değil. Çünki bu vaziyet, (Kur’an’ın) âyetinden ve suresinden ortaya çıkmıştır.”

(Barla Lahikası, 316)

Kayışzade Hafız Osman Efendi, Osmanlı’nın son döneminde İstanbul’da yaşamış ehl-i kalb bir hattattır. Bütün ömrünü Mushaf yazmakla geçirmiş ve tam 107. Mushaf’ını yazarken 1895 yılı Ramazan’ında vefat ederek Merkezefendi Kabristanı’na defnedilmiştir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Kur’an’a ait bu ölçünün İlâhî bir ilham eseri olarak bulunduğuna işaretle şöyle der:

“(Hafız Osman ölçüsü ile) neşredilen ve basılan Kur’anlar da ilham-ı İlahî ile olduğundan; Kur’an-ı Hakîm’in nakşında ve yazısında, bir nevi mucizelik alâmeti var.”
(Mektubat, 19. Mektub 18. İşaret)

Hafız Osman’ın keşfettiği bu mucizeli ölçü sayesinde Kur’an’ın hakiki sayfa düzeni bulunmuştur ve artık her sayfanın bitişinde ayetler de sona ermekte ve diğer sayfaya bölünerek geçmemektedir. Bu sayfa ölçüsü bütün İslam Dünyası’nda büyük bir beğeni ve rağbet görerek artık hemen tüm Mushaflar bu ölçü ile yazılmaktadır.

Tevafuk Mucizesi

Kur’an’ın yazısındaki diğer bir harikası ise Tevafuk mucizesidir. Tevafuk birbirine denk gelme veya uygun olma manasındadır. Tüm Kuran’da bulunan 2806 adet Allah lafzı ve 846 adet Rab lafızlarının neredeyse tamamı ile aynı kökten gelen bir kısım kelimeler bütün sayfalarda çok kesretli bir şekilde tevafuk ederek bu mucizeyi gözlere göstermektedir.

Tevafukların mucize oluşunun dayandığı en sağlam temel, Kur’an’ın bahsi geçen âyet ber kenar sayfa düzeninin hiç değiştirilmeden ortaya çıkmış olmasıdır. Üstad Bediüzzaman bunu şöyle vurgular:

“Hâfız Osman hattıyla (yazmasıyla) matbu’ Kur’ân’da ne gibi meziyetler görünse kâtiblerin ve çoğaltanların hüneri olamaz. Doğrudan doğruya Kur’ânın meziyetleridir. Çünkü …Madem Kur’ân’ın âyet ve suresinin ölçüsüyle olmuştur. O hatta ne kadar meziyetler varsa doğrudan doğruya Kur’ân’a aittir.” (Rumuzat-ı Semaniye, 14)

“Sahife ve satırlarını değiştirmedik. Yalnız biz tanzim ettik (düzenledik). O tanzimden hârika bir tevafuk göründü.” (29. Mektub, 3. Risale)

Ayrıca şunu da söyleyebiliriz: Kur’an’daki bütün Allah lafızlarının alt alta gelmesi bunların Allah’ın ilminden geldiğini gösterir. Çünkü Kur’an’da İslam dininin, iman, ibadet ve ahlak prensipleri ve geçmiş peygamberlerin kıssaları, ahretin halleri gibi hadsiz ilimler yer alıyor.

Şimdi bir düşünelim. Bir yandan bu konular işlenecek ve bir yandan her sayfada Allah kelimeleri hep alt alta gelecek! Bu harika vaziyeti, Kur’an’ı yazan insanlar kendileri yapmış olamaz. Kur’an-ı Kerim’in nazil oluşundan asırlar sonra keşfedilmiş olan bir sayfa ölçüsü ile bu tevafuklar ortaya çıkıyor ve yazan zatın bundan haberi de olmuyor.

Ta ki Hattat Hafız Osman’ın vefatından kırk elli sene sonra Üstad Bediüzzaman Hazretleri tarafından keşfedilerek onun emri ile talebesi tarafından yeniden düzenlenip kemale erdiriliyor ve kırmızı renkle yazılarak tevafuklar görünür hale getiriliyor.

Bediüzzaman Hafız Osman’ın Mushafında gördüğü tevafuklardan şöyle bahsediyor:

“Kardeşlerimle (Hafız Osman tarzı) üç dört ayrı ayrı nüshaları karşılaştırdık. Hepsinde tevafuk matlub olduğuna kanaatimiz geldi. Yalnız matbaa müstensihleri başka maksadları takip ettiklerinden bir derece tevafuklarda intizamsızlık düşmüş. Düzenlense pek nadir istisna ile Kur’ân’ın tamamında iki bin sekiz yüz altı 2806 Allah lafzının adedinde tevafuklar görünecektir.” (Rumuzât-ı Semaniye, 63)

Buradan anlaşılan şudur ki, Kur’an’daki tevafuklar, kısmen düzensiz olmakla birlikte Üstad’ın keşfinden yarım asır evvel zaten ortaya çıkmış, fakat gizli kalmıştı.

Bediüzzaman Hazretleri, tevafuğun Kur’an’ın gözlere hitab eden bir mucizesi olduğunu Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde vurgular:

“Kur’an-ı Hakîm’in nakşında ve o hattında, bir nevi alâmet-i i’caz işareti var. Çünki o vaziyet, ne tesadüfün işi ve ne de fikr-i beşerin düşünüşüdür. Fakat bazı inhiraf var ki, o da tab’ın noksanıdır ki; tam muntazam olsaydı, kelimeler tam birbiri üzerine düşecekti.” (Mektubat, 19. Mektub, 18. İşaret)

“Lafzullah’ı kırmızı ile yazdırdık, gören “Kur’an’ın i’cazını (mucizeliğini) gözümle görebiliyorum” diyebilir. İnşâallah bu cüz’-i mucizelik, Kur’an yazısını muhafaza edecek, tahriften kurtaracak.” (Barla Lahikası, 322)

“Bunda bir mucizelik ışığı parlıyor. Çünkü insan fikri bu pek geniş sahifeyi ihata edemez (kuşatamaz) ve karışamaz. Tesadüfün ise bu manalı ve hikmetli hâle eli ulaşamaz.” (Rumuzât-ı Semaniye, 63)

 

Yazıyı Risalelerin hepsini okumadığımdan yazamayacağıma kanaat getirdim bu sebeple bu siteden yardım aldım.

 

 

24 SAAT KURAN-I KERİM MEALİ

Çevremde sık sık duyuyorum, bizde Müslümanız ama neden Arapça dua okuyalım ki? Neden hiçbir şey anlamadığımız Kuran-ı Kerim’i okuyunca sevaba giriyoruz. Ve yine bir ateist yazar soruyor: Diğer milletler kendi kulu değil mi de, Tanrı Kur’anı Arapça indirdi diyor.

EL CEVAP

Eğer Kur’an İngilizce olarak inseydi, aynı bozuk mantıkla, (Diğer milletler kendi kulu değil mi de, Tanrı Kur’anı İngilizce indirdi) diyecekti. Maksadı yanlış bulmak olduktan sonra kişi her şeyi tenkit eder. Yusuf sûresinin, ‘Biz Kur’anı Arapça olarak indirdik, umulur ki, siz onu anlarsınız’ mealindeki 2. âyet-i kerimesi, tefsirlerde özet olarak şöyle açıklanıyor:

Biz Kur’an-ı kerimi herhangi bir lisan ile değil, en geniş, en açık, en âhenktar olan Arap lügâtı üzere indirdik. Eğer akıllıca düşünürseniz, bu Kitabın ulviyetini, kendisinin bir şaheser, hükümlerinin, tesirli sözlerinin, bütün insanlığa hitap ettiğini, müslüman olmayı en büyük bir vazife, en yüksek bir saadet telakki edersiniz.

Ey Araplar, Kur’an-ı kerim, sizin lisanınızla indi. Bugüne kadar birçok edebiyatçının, şairin sözünü dinlediniz. Hiç birine benzemiyor. Bunun insan sözü olmadığını, İlahi bir kelam olduğunu düşünürseniz, anlarsınız.

Demek ki âyetteki anlamak, bunun ilahi kelam olduğunu anlamaktır. Yoksa ahkamını anlamak değildir. Eğer öyle olsaydı, (Ey Resulüm, Kur’an-ı kerimi insanlara açıklaman için indirdik) mealindeki âyet-i kerimeye zıt olurdu. (Nahl 44)

Eğer Yunanca olsaydı
Fussilet sûresinin, (Eğer biz Kur’an-ı kerimi yabancı bir dilde okunan bir kitap kılsaydık. Diyeceklerdi ki, âyetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalıydı. Muhatapları Arap olduğu halde, Arapça olmayan bir kitap mı geldi) mealindeki 44. âyet-i kerimesinin tefsirlerdeki açıklaması da şöyledir:

Kur’an-ı kerim [İbranice, Yunanca falan değil] sizin lisanınızda, yani Arapça’dır. Siz Arap olduğunuza göre, ifadelerinin vecizliğinden, şaheserliğinden bu Kur’an-ı kerimin İlahi bir kelam olduğunu anlarsınız. Yoksa, (Siz Arap olduğunuza göre, Kur’anın ahkamını da anlarsınız) denmiyor.
[Tokatlı Şeyh-ül-islam Mustafa Sabri efendi, (Biz Arabi’yi az biliriz. Fakat Kur’an-ı kerimi Araplardan daha iyi anlarız) buyuruyor.]

Lisanı Arabi olan herkes Kur’anı anlayamaz. Lisan ayrı, ilim ayrıdır. Türkçe bilen insan, tıp, hukuk, fen gibi bilgileri bilir mi? Kur’an-ı kerim baştan başa bir ilim deryasıdır. Her Arabi bilen Kur’an-ı kerimi nasıl anlar? Ateistler gibi, tercümesini okuyup da, (Bakın Kur’anda çelişki var) demek ne kadar abes ve saçmadır.

Vatandaşlarının %95i Müslüman olan bir ülkede doğup büyümüşüz, kime dinini sorsak herkes Müslüman. Ama kaçımız Allah’ın bizim için indirdiği kitabı gerçekten anlamaya çalışarak okuduk? Hiç okumadığı Kuran-ı Kerim ile ilgili eleştirileri olanlar var.  Aslında bir çoğumuz Peygamberimiz Hz.Muhammed (sav)’i tanımıyoruz, kitabımızı okumamışız, bilmiyoruz. 15-16 yıllık eğitim hayatımız boyunca işimize yaramayacak tonlarca bilgi salatasını okuyoruz, bizim için ileriki yaşamımızda hiçbir önemi olmayacak fizik-kimya-matematik formüllerini ezberlemek için aylarımızı, yıllarımızı harcıyoruz ama hiç düşünmüyoruz sonsuz yaşamımız ne yapıyoruz? Bize sonsuz cenneti vaadeden Rabbimiz için ne yapıyoruz?

En azından anlamaya çalışarak Kuran-ı Kerim’in Türkçe mealini bu siteden 24 saat dinleyebilirsiniz

Kaynak : http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=461

Previous Older Entries

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

Diğer 246 takipçiye katılın

KATEGORİLER