AFFETMEK ÖZGÜRLÜĞÜ

الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne)

Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Ali İmran Suresi, 134)

Affetmek, büyüklüğün alametidir ve Allahü teâlânın sıfatlarındandır. Muhammed Hadimi hazretleri; “Özrü kabul etmek ve kusurları affetmek Allahü teâlânın sıfatlarındandır. Böyle olmayan kimseye Allahü teâlâ azap eder” buyurmuştur.

Zulmedeni affetmek merhametin,

kendisine iyilik etmeyene hediye vermek ihsanın,kötülük edene ihsanda bulunmak da, insanlığın en yüksek derecesidir.

Bu sıfatlar, düşmanı dost yapar.

Bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Üç şey kendisinde bulunan kimse, Cennete dilediği kapıdan girecektir: Kul hakkını ödeyen, her namazdan sonra onbir defa ihlas suresini okuyan, katilini affederek ölen.)

“Kızdığın zaman affa sarıl. Çünkü affetmek suretiyle yapacağın hata, ceza vermek suretiyle yapacağın hatadan daha iyidir.”

affetmek2

Rivayete göre İmam Zeynelabidin’in (a.s) akrabalarından birisi o hazrete arkadaşlarının arasında ağır hakaretlerde bulundu, kötü sözler söyledi. Fakat İmam ona hiçbir cevap vermedi. Bir süre sonra yarenlerine şöyle buyurdu: O adamın hakaretlerini hepiniz duydunuz. Şimdi gidip onun cevabını vereceğim. İsterseniz siz de yanımda gelebilirsiniz.

Hazret o adamın evine doğru yola çıktı. Yürürken şu ayeti okuyordu: “Öfkelerini yutarlar, insanları affederler ve Allah iyilik yapanları sever.” (Ali İmran 134)

O adamın evinin önüne vardığımızda adam dışarı çıktı ve gardını aldı; zira o hazretin kendisine yapılan hakaretleri telafi etmek için geldiğini sanmıştı.

İmam Zeynelabidin (a.s) şöyle buyurdu: “Ey kardeşim! Sen benim hakkımda birtakım şeyler söyledin. Eğer söylediğin şeyler bende varsa onlardan tövbe ediyorum ve eğer yalansa Allah senin günahlarını affetsin.”

Adam söylediklerinden pişmanlık duydu ve o hazretin alnından öpüp şöyle dedi: “Ben, sizin hakkınızda doğru olmayan birtakım sözler söyledim ki kendim onlara daha layığım.”

affetmek

Öfkelerini yutarlar, öfkelerini yutarlar, öfkelerini yutarlar..

Son altı ay benim için çok zor geçti,eşimle ciddi problemler yaşadık, boşanmaya kadar götürdük işi. Onu affetmem o kadar o kadar zorduki benim için. Nasıl? Nasıl? Nasıl olur? Nasıl yapar? Neden?… O kadar çok sordum ki bu soruları kendime, önceleri sadece onu suçluyordum, onu suçlamak kolaydı çünkü, birini suçlamak her zaman kolaydır, kimse bu yükü kendine yüklemek istemez, sorumluluktan kaçmak hep en kolay olanıdır. Affedemedim bir türlü, içime attım, içimden sürekli onunla kavga ettim durdum, dayanamadığım zamanlarda ona patladım ve tabiki o da 1 haftadır her şey güzel giderken yine niye dellendi bu hatun diyip durdu belkide içinden. Böyle bir iyi bir kötü 5- 6 ayımız geçti.. Sonra bir an, bir gün içinde kısacık bir an (o an hangi andı ve nasıl oldu bilmiyorum) ben onu affettim, son kez aynı soruları sordum durdum, bu sefer cevapla ki bir daha asla sormiyim dedim, bu konu sonsuza kadar kapansın dedim. Sanırım cevapları verirkenki yüz ifadesi, belki de tavrı bilmiyorum. Affettim.. Bir şeylerin değiştiğini gördüm, hissettim, belkide öyle hissetmek istediğim için, inanmak istediğim şey o olduğu için. Ve pes ettim, bıraktım, affettim, içimdeki kini öldürdüm. O kadar rahatladımki, kuş gibi hafifledim. Oh bee dedim, keşke o ilk anda bunu yapabilseydim…  Sonra nefsime döndüm ve bütün suçu kendimde gördüm, bu olayların yaşanmasında, benim bu ızdırabı çekmemdeki tek sebep yine BENdim! Risaleler’i okurken bu konuyla ilgili üstad’ın çok çok güzel bir tesbitini gördüm:

Acaba birgün adâvete değmeyen bir şeye bir sene kin ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar?

Halbuki, mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü, evvelâ kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kazâ hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir.

Saniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet değil, belki nefsine mağlûp olduğundan, acımak ve nedamet edeceğini beklemek.

Salisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.

Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlûp edecek af ve safh ile ve ulüvvü cenaplıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun. Yoksa, sarhoş ve divane olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi, beş paraya değmeyen fâni, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umur-u dünyeviyeye, güya ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedit bir hırsla ve daimî bir kinle, mütemadiyen bir adâvetle mukabele etmek, sîga-i mübalağa ile, bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur, bir nevi divaneliktir.

İşte, hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adâvete ve fikr-i intikama, eğer şahsını seversen yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmişse, onun sözünü dinleme. Bak, hakikatbîn olan Hafız-ı Şirazî’yi dinle:

Yani, “Dünya öyle bir metâ değil ki nizâa değsin.” Çünkü, fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın. (Yirmiikinci Mektub)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s